İç dünyanıza açılan kapının anahtarı: Radiohead

Mustafa Topaloğlu’nun Emine’si ve Michael Jackson’ın Bad’i ilk kasetlerimdi. Küçük bir kasetçalarımız vardı, ondan dinliyordum. Sonra sürekli kaset saran kırmızı bir walkman’im oldu. Ergenliğe grunge’la girip metal ile devam ettim. Kuzenimden kaset alırdım. Büyüdükçe elektronik müziğin en apaçi dallarına kadar sardım. Öyle ki, şu an sahip olduğum albümlerin sayıca çok olanı abuk sabuk elektronik müzik CD’leridir; kimse yürütmeye tenezzül etmediği için. Bugün de en çok yeni sanatçılar keşfetmeye çalıştığım tür, istemsizce Trap’in güzel underground kısmıdır ve hâlâ metal dinliyorum. Müzik, insanın yarattığı, kütleçekimi kadar büyülü tek şey gibi geliyor. Kulağıma hoş gelen her şeyi dinlemekten biraz ötede, beynimde benzer kimyasal tepkiler oluşturan müziklerin yapılış şekillerini önemsemiyorum. Bu, Slayer dinlerken Alman techno’su dinleyebilecek kadar önyargısız olmamı sağladı. Radiohead’i de kolayca aşağılanabilecek bu kafa yapısıyla dinledim. Böylece hayatımın grubunu kimi zaman beğenmemekten çekinmedim, ya da baskı ile beğenmiş gibi yapmadım. Onların asıl kapasitesini yaşamışken, vasatlarını övmedim. Bu yazıda, hem ilk günden bugüne Radiohead’in macerasını, hem de benim onlarla yolculuğumu paylaşmaya çalışacağım. Aranan kriterlerde bir müzik yazısı gibi salt bilgi, teknik kritik ve olabildiğine objektiflik içermeyecek; taşları yerine oturtucu bilgiler, bol bol yorumlar ve tamamen nesnellik okuyacaksınız. Sevenleri, kenardan dinleyenleri ve sevmesi gerektiğinin farkında olmayanları için uzun uzun, parça parça okumalık, okudukça tıklamalık, tam çalıp çırpmalık bir yazı olacak. Konunun Radiohead’den uzaklaşıp dağılmaması için diskografiyi esas alıp, grubun kaderini etkilemeyen gelişmelere değinmemeye çalışacağım; “Talk Show Host’un anılmadığı Radiohead yazısı mı olur 🙁” diye düşünüp üzülmeyin yani. İçeriği daha önce yazdıklarımdan, hatırladıklarımdan ve bugün hissettiklerimden oluşturdum. Unuttuklarım ve yanlış anımsadıklarım için peşinen affola.

Anılacak isimlerin yabancısına kısa not: Radiohead, kadrosu kurulduğu günden beri değişmemiş 5 kişilik bir İngiliz grup. Thom Yorke (vokal, gitar), Jonny Greenwood (gitar), Colin Greenwood (bas), Ed O’Brien (gitar, geri vokal), Phil Selway (davul). Parantez içleri temel rollerini temsil ediyor; yoksa herkes her şeyi çalıyor ve hatta ne olduğunu kestiremeyeceğiniz aletlerden ses çıkarıyor.

Müziksiz olmuyor. Belki de oluyor gerçi? Katy Perry, Kreator, Kanye West, Kubat, Korn… Bunlar müzik. Hepsi müzik. Radiohead, biraz başka bir şey. Ne dinlerseniz dinleyin üstüne bir Radiohead açtığınız zaman, henüz saniyeler önce bayılarak dinlediğiniz parçanın üstünü çizersiniz. Müzik o mu oluyor şimdi, bu mu? Starbucks kahve değil deneyim satarak dünya devi olmuştur ya; Radiohead’inki de öyle, deneyimsel müzik.

Radiohead’in Radiohead olmadan önceki On A Friday günlerine gitmeyeceğim. Popstar Fatih’i rahmetle anarak; hakkında bilmeniz gereken tek şey liseden beri arkadaş olup müzik yaptıkları, şimdilik… EMI’a, bu korkunç ismi değiştirmelerini istedikleri için, Talking Heads’e de Radio Head adında bir parça yaptıkları için teşekkür etmek lazım.

93 yılında Pablo Honey’yi yayınladıklarında Radiohead’in günün birinde RADIOHEAD olacağını kimsenin kestirmesi mümkün değildi. Aynı yıl Nirvana, Smashing Pumpkins, Pearl Jam, Björk, Suede, Tool, Blur albüm yayınlamış. Listeyi uzatmak mümkün; alternatif arena tam anlamıyla kaynıyor. 92’de yayınlandığında kimsenin umursamadığı ancak radyoların önemli olduğu güzel bir dönemde Radiohead’in dünya çapında patlamasını sağlayan, acıklı sözleriyle en güzel loser marşı olan Creep bu ortama geliyor. Diğer bütün Radiohead şarkılarının aksine iki yapımcının daha imzasını taşıyor bu şarkı. Sebebi ise The Air That I Breathe şarkısının yazarları Albert Hammond ve Mike Hazlewood’un, Radiohead’i bazı akorları ve melodileri çalması nedeniyle dava etmeleri ve kazanmaları. Meşhur, “Jonny, Creep’i hiç sevmediğinden baltalamak için öyle bir solo atmış” muhabbetindeki Jonny’nin nefretinin sebebi de bu olabilir mi acaba? İlginçtir ki bugün Creep diye bir hit varsa, o agresif olağanüstü solosu sayesinde var.

Radiohead ise bütün varlığını Jonny Greenwood’a borçlu; bu grupta bir hisse dağılımı yapılacaksa, Thom Yorke ile aynı paya sahip olması gereken yegane kişiye. Çünkü bu erken dönemde Radiohead’deki kayda değer tek şey Greenwood kardeşlerin küçüğü shoegazer Jonny idi. Jonny, daha sonra müzik piyasasından çekilen Thom’un kardeşi Andy’nin çocukluk arkadaşı aslında. “Onu sabahın köründe elinde C programlama dili öğrenme kitabıyla odanın önünden geçerken hatırlıyorum” diyor Thom. Hatta Andy’nin grubunda çalıyor önce. Kendi grubunda ihtiyaç olunca, Jonny de epeydir bunun aşkıyla çıldırdığı için, kendi grubuna alıyor. O günler için abisi Colin, “O’nu gözümün önünde tutmanın bir yoluydu” diyor. O olmadan Radiohead kendini asla bulamazdı. Olağanüstü bir yetenek.

Albümde Creep dışında, Anyone Can Play Guitar ve Stop Whispering için single yayınlanıyor. You, Lurgee, Blow Out dururken bu şarkıları tercih etmeleri, Radiohead’in aklının kaç karış havada olduğunu ve nasıl yönlendirildiğini anlatıyor. Bugün bu albümü dinlerken Jonny’nin gitarlarına odaklanıyorum sadece, güzelliği gözlerimi dolduruyor. Düz sözlerden oluşan, derinliği sıradan beşeri boyutlardan öteye gitmeyen iyi bir başlangıç albümü. İntihalden, dünyanın en orijinal grubu olmaya varacak yıldızlararası bir yolculuğun ilk durağı. Grubun yaş ortalaması 24.

Asıl imtihan şimdi başlıyor. Dünyanın kayda değer kısmı için büyük sorunun cevabının alınacağı, one-hit wonder olup olmadıklarının anlaşılacağı -çok da önemli olmayan- bir an iken, müzikle daha derin ilişki içinde olanlar için soru farklıydı: Bu kültürlü ve yetenekli gençler next big thing miydi, yoksa vasatlığın yoğun çekimiyle sıradan bir yörüngeye mi oturacaklardı? Radiohead, büyük soruya cevap olması için The Bends’ten önce My Iron Lung EP’sini yayınladı. Bu EP, Radiohead tarihinde belki de Creep’ten daha önemli bir yere sahip: Grubun sonraki yıllarda prodüktörlüğünü yapacak ve kadim dostları olacak Nigel Godrich, bu albümde John Leckie prodüktörlüğünde ses mühendisi olarak çalıştığı için tanışıyorlar. Aynı şekilde o günden bu yana bütün artwork’leri üstlenen, Thom’un Exeter University’den arkadaşı Stanley Downwood ile de çalışmaya başlıyorlar. Radiohead’i, kendilerini ifade etme konusunda birkaç adım öteye taşımış olan bu iki adamla birlikte yedi kişilik bir grup olarak düşünmek yanlış olmaz.

Nigel Godrich

Büyük sorunun cevabı verilmişti ama derin soru, artık daha da meraklı şekilde cevabını bekliyordu. Takvimler 95’i gösterdiğinde The Bends geldi. Yaşım müzikte nitelik algılamaya el verseydi, Planet Telex’i ilk dinleyişimde zevkten delirirdim sanırım. Alkollü bir gecenin sonunda, Thom’un vokallerini sarhoş şekilde yerde yatarak yaptığı, bir gecede kaydedilmiş bir şarkı. The Bends için kaydedilen tek şarkı buydu, albümdeki diğer şarkılar zaten yapılmıştı. Bunlar yıllar sonra merak edip araştırdıkça öğrendiğim bilgiler. Benim için kıymetli olmasını sağlayan kısmı, albümdeki en sevdiğim şarkının hemen herkes gibi (doğal olarak) High and Dry ya da Street Spirit değil, Planet Telex olması. Bu şarkı, bir devrin kapandığının, acayip şeylerin yaklaştığının habercisi gibi. Radiohead kokusunun sızmaya başladığı yer. Denizde taş sektirir gibi bir ritim anlayışı, tuhaf gitar efektleri, kaygısız ve kuvvetli vokaller, dikine sözler, üst üste binen benzemezlerin ahengi… OK Computer, Radiohead’in kafasında oluşmaya başlamıştı, sadece kimse bunun farkında değildi. Teknik olarak The Bends içinde olsa da, The Bends’i Planet Telex’in olmadığı bir albüm olarak düşünmek çok daha doğru olur yani. Kalan şarkılarla, The Bends, Radiohead’in derin soruya çok net cevabıydı. Yine depresifti ancak bu sefer küçümsemek kimsenin harcı olmayan daha olgun bir kasvet vardı. Radiohead bu albüm ile sonradan bokunu çıkaracağı bir toplum eleştirisi halini almaya başlarken, görsel eksikliğini fark edip video klip alemine ciddili adımını attı. Daha önce de, 3’ü bu albümden olmak üzere 8 video klip çekmiş olsalar da, Just’a çektikleri klip ile bir efsane yarattılar. MTV sevince, insanlar Radiohead’i bu klip ile tanımaya başladı. Yerde yatan adamın ne söylediği de hâlâ meçhul. Bu şarkıda Jonny’nin yaptıkları ada vapuru gibi. Olağanüstü klibi yayınlanana kadar kimsenin pek dikkatini çekmemiş olan Street Spirit de bu albümde yer aldı. Radiohead’in bütün bu şarkıları canlı kaydediyor oluşu, onların bir stüdyo grubundan çok performans grubu olduğuna işaret ediyordu, ki verdikleri harika konserler, Radiohead’in kulaktan kulağa yayılmasındaki en önemli etkenlerden biriydi artık. “Radiohead dinliyor musun?” diye sorulmaya başlanmıştı.

Çoğu kişinin ezbere bildiği High and Dry, Fake Plastic Trees, Street Spirit, benim için bu albümün klişeleri oldu. Kastettiğim “kötü” oldukları değil; bunların üstüne Just, Black Star, Nice Dream, The Bends şarkıları, albümü rock tarihinin -bence- en iyi albümlerinden biri yapıyor. Hepsi çok iyi şarkılar. Her zaman sizi kucaklamaya hazır yegane Radiohead albümü The Bends. OK Computer’da tanışacağımız karmaşık ciddiyetten uzak, mükemmelliyetçiliğin altında ezilmediğiniz, çekinmeden sorgulayabildiğiniz bir albüm. Radiohead’in OK Computer ile ağır geldiği yerde The Bends karşılıyor sizi. Derin göndermelerden, küstah tavırlardan, fantastik dünyalardan, her biri kendini basan notalardan ziyade sırılsıklam olmuş vaziyette yağmurun dinmesini beklediğiniz bir durak gibi. Yıllar sonra karşılaştığınız ve daha önceki gün görüşmüşçesine devam ettiğiniz bir dost gibi. Ateşli alnı bütün serinliğiyle tutmuş bir anne eli gibi. Öylesine insan, öylesine dingin, öylesine kızgın, öylesine samimi, öylesine olduğu gibi. Bir insanın ihtiyacı olan her şey var The Bends içinde. “Everything is broken” ile açılıp, “Immerse your soul in love” ile kapanıyor (fade out). Yaş ortalaması 26, kriz kapıda.

Radiohead’in normalliğini yitirdiği yıla geldik, 1997. OK Computer’ı ilk dinlediğimde tam anlamıyla beni 70 kere aştığı için bir halt anlamamıştım. 70’lerde doğanların çok şanslı insanlar olduğunun bir kanıtı daha bu, tam zamanında mükemmel bir albüm ile hayatlarını karartma imkanı bulmuşlar. O yer yer öfkeli ama coşkulu genç binayı terk ediyor. OK Computer öncesi dönem bir ütopyanın var olmamasına naif isyanken, sonrası bir distopyanın enkazı altında acı çekerek geçiyor. Malikanede kaydedilmiş bir albüm olmanın bütün görkemiyle Radiohead müzikalitesini tahmin edilemeyecek kadar yukarı çıkarıyor. Bu şarkıların çoğu The Bends döneminde yazılmasına rağmen, Radiohead’in keşfettiği yeni yoğurma biçimi, büyük güzellikler getiriyor dünyaya. Planet Telex, The Bends’i nasıl açıyorsa, Airbag de OK Computer’ı öyle açıyor. İki şarkı arasındaki fark, 2 senede katedilen yol hakkında en somut veri. Şarkının efsanevi davul partisyonlarını DJ Shadow’dan ilham alarak Thom Yorke yazıyor. Kapılarını her şeye açarak müziğin odaya dolmasına izin veriyorlar. Bu albümden sonra grupta herkes her şey olmaya başlıyor. Thom, gazetede gördüğü reklam sloganı “An Airbag Saved My Life”tan, kız arkadaşıyla yaşadığı korkunç kazayı birleştirip şarkı çıkarıyor. Noel Baba’nın geyiklerinin çıkardığı çan sesleri eşliğinde yıldızlararası bir yolculukta bu hava yastığı hayatınızı kurtarıyor. Thom, şükürler olsun ki sonunda kafayı kırıyor. Gerçekliğe, onu ancak değiştirerek katlanabiliyor. Bu yaratıcılığın kaynağı mutsuzluk hissedilebilir bir hal alıyor ve hep böyle mutsuz kalmaları için dua edilen bencil bir dönem başlıyor.

OK Computer’ın kaydedildiği St. Catherine’s Court. Aktris Jane Seymour’un evi 😯

 

Ne yapacağını bilemediği 3 şarkıdan Paranoid Android’i oluşturan bir grup lanet gibi çöküyor müzik piyasasına; “Kasap” lakaplı Netanyahu’nun boy gösterdiği, Robin’li kült klibiyle. Müzik otoritelerini sarsan, gitarı uykusundan uyandıran, kendisinden sonraki bütün rock gruplarını etkileyen, eşsiz ve benzersiz bir parça, bir klasik. “Az suscan mı birader? Şimdi sussan iki gün daha uğultusunu çekerim.” diye başlıyor. “Ben kral olduğumda kurşuna dizilen ilk sen olacaksın yoz değerlerinle!” diyor. “Nedir bu lan…” diyor, aklı almıyor dünyanın geldiği noktayı. “Hırsın daha da iğrençleştiriyor seni, hoşnutsuz, markalı şımarık domuz!” diyor. “Götünüz kalkınca tanımazsınız tabii adiler sizi! Ama Tanrı hatırlar beni!” diyor. “Çok yükseklerden düşün yağmur taneleri gibi, rahmettir.” diyor. Diniyor sonra, “Ah gidiyorsun işte, huzur bitti. Yine aynı toz toprak ve hengamenin içinden şehirli genç züppeler solucan gibi gün yüzüne çıktı ve çoğalmaya devam ediyor. Sıra bana gelecek diye panikliyorum, kusuyorum.” diyor. Savaş köpeklerini ve onları görmezden gelenleri duvardan duvara vuruyor bütün sözler. Yeni dünya düzenine sayıp duruyor. Dalga geçer gibi bir sesle söylüyor bunları. Tüm zamanların en iyi albümlerinden biri olarak gösterilen albümün lokomotif parçası, düzenin alayına gidiyor! Müzik tarihinde yeri bu kadar kıymetli bir şarkının “aşk” üzerine olmaması bile harika bir şey. Bütün düşüklüğüne rağmen “ümit” olgusunun bendeki karşılıklarından biri bu parça. Popüler olanın kaderinde yazan, “nerde çokluk orda bokluk” prensibinin işlemediği istisnalardan biri Radiohead. Minik Reis, “Değerli Yalnızlık” lafını OK Computer dinledikten sonra etmiş olmalı.

Subterranean Homesick Alien’ı “Aha içime yalnızlık düştü galiba. Hissedip kendimi üzsem mi yoksa hiçbir şey olmamış gibi devam mı etsem…” anlarında ya da odamı toplarken dinlemeye başlarım, ilk saniyelerinde içimi tahin ile pekmez gibi birbirine karıştırır ve yanmış arabada üzerinden kimlik çıkmamış ceset gibi bırakır; üstümden yük kalkar. “Show me the world as i’d love to see it” derken çatıdan düşmüş gibi olurum, Thom’un sesi öyle güzel çatırdar ki, rüyada olduğumu fark edip rahatlarım. Alakalı alakasız, bu albümdeki her şarkı ile ruhsal bir bağ kurabilirsiniz. Bu, Romeo ve Juliet için yazılmış Exit Music (gerçekten for a film) de olabilir, albümden önce single olarak yayınlamayı düşünüp ceplerinden çok para çıkacağı için direkt albümü yayınlamayı seçtikleri Let Down da olabilir, klipçekimlerinde karbondioksit zehirlenmesinden Thom’un ölümden döndüğü Karma Police de olabilir. Hepimizin buruk minör tondan söylediği Karma Police için kendi aralarındaki şakadan çıktığını söylemesi ve “Albümdeki eğlenceli tek şarkı” demiş olması, hayata nasıl bir perdeden baktıklarının ve bu şarkıların tamamen dinleyene özel algılandığının özeti gibi. Fitter Happier ile ne kadar vasat bir hayat yaşadığınızı fark edip üzülebilir, onlar Electioneering ile politikacıları eleştirirken siz gitara doyabilirsiniz. Bir Penderecki tribute’u olarak Jonny Greenwood’un yaylılar bölümünü 16 enstrüman için yazdığı Climbing Up The Walls ile gece kabus görebilir, No Surprises ile boğulup sakinleşebilirsiniz. Albüm itibarıyla Radiohead yaşayan, organik şarkılar yapmaya başladı çünkü. Sözleri siyasi göndermelerden oluşan bir parçayı, dünyanın en büyük aşk acısıymış gibi dinleyebilir hale geldik. Onları her gün sulayabilir, arkadaş olabilir ya da duyunca kaldırım değiştirebilirsiniz. Radiohead’in Radiohead olduğu yer burası. Potansiyelini keşfetmiş olmanın harikalığı. Gelmiş geçmiş en verimli 27 yaş bunalımı meyvesini vermişti; grubun yaş ortalaması 28.

70 Doğumlu olmamamın avantaja döndüğü yıla, 2000’e geldik. OK Computer’ı tekrar tekrar dinlemeye anca başladığım bu dönemde, Radiohead’in albümünün sızdığının, çok ses getireceğinin haberini aldık. Her şarkıyı 1 saatte (o da karşımızdaki bilgisayarını kapamazsa mümkün olduğundan, saat farkının acısını çok çektiğimiz) indirebildiğimiz, internetteki her şarkının korsan sayıldığı, legal platform nedir kimsenin bilmediği, kasetin CD’nin haftalar sonra ülkeye geldiği günlerdi; her pazartesi Discovery Weekly listesine tıklayan 95’li bir Vevo gencinin bu trajediyi anlamasına imkan yok. Müziğin kıymetli olduğu çünkü erişmenin gerçekten “istek” gerektirdiği son güzel yıllardı. İyi bir grubun ya da sanatçının albüm yayınlaması çok önemli bir olaydı. Kid A de bu dönemin ortasında açan (solan?) bir çiçekti. Dünyayı sallamış cayır cayır deneysel bir art-rock albümünden sonra Everything In Its Right Place ile açılan bir albüm. Benim Radiohead fanatiği olduğum an da bu açılış şarkısını dinlediğim andır zaten. Yani OK Computer’ın inanılmaz başarısının altında ezilmiş bir bünyenin enkazından çıkan maden. Çıktıkları dev turneler ve hepsi kapalı gişe onlarca konser sonrası Thom çöküyor. Bir konser sonrası kuliste susuyor, konuşmuyor, endişelendiriyor insanları. Ertesi gün bu şarkıyı yazıyor, biz “En tatlı sabahlar Çokokrem’le başlar” derken O, “Yesterday I woke up sucking a lemon” diyor. OK Computer’ı tekrarlamamak için bambaşka bir şey yapmanın baskısını hissediyor. Daha soyut sözler yazmak, daha kaygısız olmak, daha özgür olmak istiyorum, bu yolda her şey mübah diyor. OK Computer başarısından sonra plak şirketlerinin baskısını umursamayacak seviyeye gelmiş olsalar da, Rock temelli bir grupta bu düşünceler uzun tartışmalara neden oluyor. Nasıl uzlaştıkları meçhul. Radiohead’in elektronik sound’a kayışının sebebi, Thom’un bu bedensizleşme arzusuyla başlıyor. Bu ekipmanların sunduğu sanal dünya uçsuz bucaksız bir ambiyans yaratmanın tek yoluydu. Thom’un, piyanosuyla Everything In Its Right Place’i bestelemesinin, Jonny’nin yeni bebeği Kaoss Pad’i keşfetmeden bir anlamı olmazdı. Müzikte gerçek devrimi yapan bu Radiohead albümü için Korg’a da bir teşekkür gerekiyor. Olmasaydı olmazdık… 2000 – ∞

İlaç mümessilliğinden Kaş’ta kafe açmaya geçiş gibi Kid A. Kulağa hoş gelen ama pratikte ne kadar mantıklı olduğu tartışılan bir iş. Ben Kid A’i, OK Computer ile üstlerine yapışan “mükemmel” etiketinden duydukları rahatsızlığa bir tepki olarak görüyorum. Hiç öyle bir amaçları yokken, yeryüzündeki hiçbir şey öyle değilken, insanların onlara öyle bakmaları bir noktadan sonra oldukça rahatsız edici gelmiş olabilir. Dünyanın en temiz piyanolarından en kirli klavyelere bir kaçış. Everything In Its Right Place başladığı an tüylerim diken diken olmuştu, 17 senedir hâlâ gözlerim doluyor. Hüznünden değil, büyüleyici güzelliğinden. O güne kadar hayatımda duyduğum en güzel şeydi. Albümün geri kalanını dinlemeden kaç yüz kere üst üste dinlemişimdir, bilmiyorum. Bu şarkının ritmi nerde gizliydi, nasıl bir melodisi vardı, vokalin ne kadarı gerçekti ne kadarı hayal, bu çok efektlilik nasıl bir arada kalabiliyordu, bu anlamsız sözler nasıl bu kadar içime dokunabiliyordu. Kafamda deli sorularla içimde kapalı bir sürü kutu olduğunu keşfettim. İçimdeki ergen karmaşalarını çözmek için Nisargadatta Maharaj’ya kadar düştüğüm bir dönemde, içime açılan kapıları bu şarkı ile fark ettim. Olmasaydı ben bugünkü ben olmazdım muhtemelen. İçimdeki boşlukları Radiohead doldurmamış olsaydı daha boş biri olurdum.

Radiohead’in ruhunuzu zembereği boşalmış saat gibi sallayan müziği de Kid A ile başlıyor. Kavanozdaki demir bilyeyi kavanozu kırmadan sallamak gibi. “Thom Yorke Dansı” burada doğuyor, bunun bedene vurumu. Kaf Dağı’nın ardından gelen yaratıklarla dolu olağanüstü bir görsel evren ile başka bir boyutta çalıyor bu albüm. Stanley Downwood bu dünyayı ve başka gerilla işlerini Dr Tchocky ile birlikte yaratıyor. Bu Tchock kim çıkıyor, tahmin edin. Promosyon olarak kullandıkları tek materyal olan küçük saykedelik klipler albümü anlatmak için verdikleri tek çabaydı.

Despot Ayı ve Ağlayan Minotor gibi kültlerin yaratıcısı, Stanley Downwood.

 

Gerçekten, daha önce dinlediğiniz hiçbir şeye benzemiyor. Albüme adını veren Kid A, ikinci şarkı olarak şoktan sonra niyeti açık ediyor. Fareli köyün kavalcısı olduğunu söylüyor Thom, takılın peşime diyor belli belirsiz vokaliyle. The National Anthem bu deliliğin en inanılmaz hali. Şarkı boyunca tekrarlayan muazzam bir bas yürüyüşü üzerine inşa edilmiş su katılmamış delilik. Konserlerde yerine görev yaptığı trombonlara albüm kaydında işi devretmeden önce oyuncağıyla beynimizi kemiren Jonny, davulları da çalan Thom için “Bir dahi!” diyor. Belki o Kid A öncesi dönemde uzlaşıyı getiren de buna olan güvendir. Öngörülemezliğin kaosla birleştiği, Thom’un boğulmalar arası bağırıp dev dalgalar arası kaybolduğu gerçek bir delilik olan The National Anthem içinden çıkamayıp aklını yitirmeyen bir insanın Radiohead fanatiği olmasına imkan veremiyorum. Üstüne kuma getirilemeyecek bir başyapıt. Glastonbury 97’deki müthiş konser sırasında o kadar çok insanın (100.000 kişi) gerçek olamayacağını düşünüp bestelediği How To Disappear Completely’nin tam adı “And Never Be Found” diye devam ediyor. Büyük balığın küçük balığı yuttuğu Optimistic ve arafta kayıp In Limbo ile insanın bir durup düşünesi geliyor. Kid A aslında bir elektronik albümden çok, elektronik manipülasyonun yarattığı ruhani atmosferin rock algısına ağır bastığı bir yapıt. Çoğu şarkıda gitarlar, davul ve basın sıradan bir rock albümünde aldığı rol Kid A’de de mevcut. Tür için en doğru tanım, rock enstrümanlarıyla rock’tan başka bir şey yaptıkları için post-rock da olabilir. Bununla aynı kefede Idioteque gibi pür elektronik devrimler olduğu için albümün janrında ağır basıyor. Bugün hâlâ bir elektronik icracısının Idioteque seviyesine çıkabildiğini söylemek mümkün değil. Diğerlerine göre basit kalan bu parçanın içine sığdırılan müzik dehası bile Radiohead’i tapılası gruplar içine sokmaya yeterli benim için. Kesinlikle anormal.

Stüdyo kaydında sicim sicim akan bu şarkıların konserlerde aldığı çiğ ve yalın hal ayrı bir dünyaya açılıyor gibi. Bugün de bu gelenek devam ediyor, albüm ve canlı olmak üzere her zaman iki Radiohead müziğine sahip olacak kadar şanslıyız. Bu albümde Ed ve Jonny’nin karşılıklı gitar çaldığı ender parçalardan biri olan Morning Bell, Amnesiac’a açılan kapı oluyor. Grubun yaş ortalaması 31.

Çok değil, 1 yıl sonra “Bunlar B-Side olamayacak kadar iyi” diyerek Amnesiac’ı yayınlıyorlar. Thom yeni doğan oğlu Noah’a adıyor. Daha Kid A şokunu atlatamamışken Amnesiac geliyor. Üstüne neler koyulduğunu merak ettikleri bir Airbag yerine Everything In Its Right Place ile Musa’nın Kızıldeniz’i yardığı gibi ikiye ayrılan fanların bir yarısı, Radiohead’den “ümidi” kesiyor. Zira konsept albümler yaptıkları için, albümlerinin ilk şarkısı “böyle bir albüm dinleyeceksiniz” minvalinde oluyor. Tıkış pıkış toplu taşıma araçlarında geçen ömürleri aklamaya çalışan Packt Like Sardines In a Crushed Tin Box, ilk 36 saniyesinde Radiohead’in kendini oturttuğu yeni rayları ve ambiyansı özet geçiyor. Fanların diğer yarısını delirtmek için harika bir başlangıç olan bu şarkının peşinden kara gözlü meleklerle yüzdüğümüz Pyramid Song’u koymak, Amnesiac’ın neden ayrıca bir albüm olmayı hak ettiğinin kuvvetli gerekçesi gibi boğuyor. Her dinleyişimde piyano çalamamanın ezikliğini hissederim; saatlerce tekrarlanabilecek bir melodi. Herkesin yiyemeyeceği sert bir tokat olan Pulk/Pull Revolving Doors biter bitmez mahşerin dört atlısından You And Whose Armybaşlıyor. Bir ciğer dolusu nefes ile başlıyor, “you forget so easy” diyene kadar tuttuğu. Albümün en güzel değil, tartışmasız en güzel Radiohead şarkılarından biri. Böyle şeyler dinlerken “ımı iliktrinik mizik yipiyirlir” diye sızlanmak da oldukça enteresanmış o dönem. Belki onlara, yine 2001’de yayınlanan I Might Be Wrong: Live Recordings albümünde Like Spinning Plates’i dinlediğimde biraz hak vermişimdir. Albümde ne olduğu bile tam anlaşılamayan bu şarkıyı Thom Yorke piyanoyla canlı olarak o kadar büyüleyici söyler ki, Kid A’deki şarkılar bu hallerine hiç evrilmeden önce hep mi böyle güzeldiler yoksa diye bir kurt düşürmüyor değil insanın içine. Bu canlı performans albümüne adını veren şarkıyı yıllarca anlamaya çalıştık, eminim sayesinde sigaraya başlayanlar olmuştur. True Love Waits ile de A Moon Shaped Pool’da değil, burada tanıştık. Creep’ten sonra dinlenebilecek bu minnak şarkıyı senelerce Everything In Its Right Place’e intro olarak kullandılar.

“İnançlarımın hepsini boğacağım, artık tek inancım seninle huzurlu olmak çünkü. Yeğenin gibi giyineceğim, ailenden küçük bir kız çocuğu gibi eteğinin dibinden ayrılmayacağım. Benden kaçarken şişen ayaklarını yıkayıp sana bir şekilde dokunacağım ben yine. Gitme o yüzden, gitme kal. Başka bir şey yapma, sadece gitme. Hem gitsen de, gerçek aşk perili tavan aralarında bekler, lolipop ve cipslerle yaşar. Boşuna gitme o yüzden, sen kal yeter. Yaşamıyorum ki ben? Minik ellerin ve hınzır tebessümünle vakit öldürüyorum. Sen bilirsin ama gitmesen daha iyi gibi. Gitmemeni tercih ederim. Bana sorarsan gitme. Gitmesen olmaz mı? Lütfen gitme. Kalır mısın? Kalsana.”

Haberlerde 8 yaşındaki bir çocuğun evde 1 hafta tek başına bırakıldığı, bu süre zarfında da lolipop ve cipslerle beslenerek hayatta kaldığı yazıyor. Şarkıda “True love lives on lollipops and crisps” diyor Thom. Ruhani bir alemde acıklı birtakım olaylar. Grubun yaş ortalaması hâlâ 31, ama artık büyüdüler.

Bütün bunlardan sadece 2 sene sonra, 2003’te Radiohead Hail To The Thief ile geldi. Direkt CD’sini satın almaya, internetten indirmemeye kararlıydım. Arkada MTV açık, bir şeylerle uğraşırken birden bir davul ritmiyle irkildim. “Bu ne lan” dememe kalmadan gitar girdi, Jonny diyemeden Thom’u gördüm. Klibi mi izleyeyim, parçayı mı dinleyeyim bilemedim; elim ayağıma dolaştı resmen. Şarkı bittiğinde arthouse filmdeymiş gibi ekrana bakakaldım. Benim böyle hissetmem onun öyle olduğu anlamına gelmezdi ama olmayı bekleyen tesadüfler olduğumuz bir gerçekti. Bir albüm çıkarsalar yirmi parçalık ve yirmisi de There There olsa bugün yine alır yine dinlerim. Radiohead sürekli “bu şimdiye kadar yaptıkları en iyi şey” dedirten bir başarı hikayesi halini almaya başlamıştı. Thom da bu parça için “Bugüne kadar yaptığımız en iyi şey” demişti o zamanlar, üstüne çıkıp çıkamadıkları epey tartışılır.

2+2=5 ile açılıyor albüm. Tempolu, gitarların nehir gibi aktığı, Thom’un zıplayarak söylediği sesindeki sallantıdan anlaşılan, daha sonra Harun Tekin’in Cambaz’ı yazmasını sağlayacak müthiş bir parça. Bu rock bir albüm olacakmış hissiyatını verse de Sit Down Stand Up ile anlaşıldığı üzere OK Computer – Kid A arasında bir yerde yayınlansa daha doğru olurmuş ve tüm zamanların en underrated albümlerinden biri olma ihtimalini de bertaraf edermiş sanırım. Bu ve sonraki Radiohead albümlerinde Kid A’in yerini her zaman düşündüm. O kadar zamansız ve iyi bir albüm ki, 2020’de yayınlansa yine kült olacak, belki 10 katı ses getirecek. 2000 çok erken bir yılmış, insanlığın henüz hak etmediği bir vizyona sahip.

Hail To the Thief’in önemli iki özelliği; Kid A – Amnesiac dönemindeki elektronik sound yerine daha akustik bir sound ile dengelenmeye çalışılması, temponun ve atmosferin de biraz up’lanması. Bu albümü enteresan kılan bir diğer özellik de, şarkıların nakaratsız olması. Dikkat edin, eğlenceli bir durum.

Ne yapacaklarına dair kafalarının en karışık olduğu albüm bu olabilir, biraz arada kaynamasının sebebi de bu “şahsiyetsizlik” gibi gözüken “aynısı ama gitarlısı” durumu olabilir. Kid A’de sağlanan uzlaşı olmamış, onun yerine bir orta yol bulunmuş gibi. Backdrifts, The Gloaming, Sit Down Stand Up, Myxomatosis gibi elektronik parçalar var. Oğlu Noah’a yazdığını “Normal olmadığını biliyorum” diyerek paylaştığı Sail To The Moonile birlikte Go To Sleep, We Suck Young Blood, There There, I Will (bu da oğluna yazdığı ninni, 1 sene sonra doğacak kızına da okumuştur) gibi akustik parçalar var. İki sound’u birleştiren füzyon parçalar var. Bu yüzden ne OK Computer sevicilere, ne de Kid A fanatiklerine, hatta Radiohead’in kendisine yaranamamış olması mümkün. Barındırdığı altın değerindeki şarkılara üzülmemek elde değil. Semavi tanrı olsam The Gloaming’i ayet olarak gönderirdim mesela. Go To Sleep, içinde çok geç yaşamaya başladığım için kendimi suçlu hissettiğim muhteşem bir şarkı. Klibi ile anılması, onunla birlikte beğenilmesi bile gücüme gidiyor. İğneyle işlenmiş gibi kusursuz çünkü. Thom, There There’i överken o bile haksızlık etmiş diye düşünüyorum. Çok iyi²

Aynı yıl Jonny Greenwood’un Bodysong belgeseli için hazırladığı soundtrack’ten 24 Hour Charleston’ı dinlemenizi şefkatle tavsiye ederim. Jonny’nin Radiohead müziğindeki gerçek payını kavramanıza oldukça yardımcı olacak. Bodysong dışındaki soundtrack (favorim, There Will Be Blood OST) ve diğer çalışmalarının çoğu Spotify’da mevcut; Türkiye’ye Bodysong kapalı sadece.

2000-2003 arası biz fanatikler için hayatımızın en güzel dönemi olabilir. 3 senede 3 çok iyi albüm. OK Computer ile birlikte düşünsen, bu sefer de 6 senede 4 birbirinden farklı çok iyi albüm olmuş oluyor. Böyle düşününce, şaka gibi. Bu kadar büyük başka hiçbir grubun dinleyicisine nasip olmamıştır herhalde. Bu yoğun ve aşırı verimli dönem sonunda grup dağıldı. Biraz herkes kendi yoluna gitti. Buna ihtiyaçları da vardı sanırım. Belki dinleyicilerin bile. EMI ile olan sözleşmelerinin bitmiş olması da onları yeni bir albüm yapmamak konusunda serbest bıraktı. Endüstrinin bir oyuncusu değillerdi artık. Özgürlüğün sonuçlarını hep birlikte görme zamanı.

2006’da, 3 yılın üzerine beklenen yeni Radiohead albümü yerine Thom Yorke’un ilk solo albümü The Eraser geldi. Tek kelime ile iğrenç buldum. Ciddi bir süre nefret ettim albümden. Radiohead’e bunu nasıl yapardı yavşak. Bu nasıl bencillikti. Grubun dağılmasına nasıl neden olabilirdi. Her şey bitmiş miydi… Şu an bile biraz sinirlendiğimi söyleyebilirim.

Ayrı bir paragraf açmam gerekiyor: Thom bu dönemde, Bristol underground’unda, uzatmalı kankisi DJ Shadow’dan kozmik ölçekte daha yetenekli, yüzünü saklayan, Orhan Gencebay gibi canlı performans sergilemekten kaçınan çok gizemli birini keşfetmişti çünkü: Burial. 2012’ye kadar çok sıkı takip ettiğim bir grup olarak, Thom’un bu adamı kıskandığı kadar kimseyi kıskandığını, çekemediğini, hayranlık beslediğini düşünmedim. Krallığın güneybatısı elini sallasan aksak ritme çarpıyordu ama bu adamın muazzam bir keskinliği, zifiri karanlık bir atmosferi vardı. 2006’da devrim niteliğindeki kendi adını taşıyan albümüiçin en doğru tanım, “bütün parçaların aynı ritim anlayışı aynı temel üstüne kurulu olduğu ezber bozan bir albüm” olur. “Bu mu müzik?” diye sorgulatan yeni bir eşsizlik sunuyordu. Ne olduğu belli olmayan bu “şey” çok ciddi platformlar tarafından yılın albümleri arasında gösterildi. 1 yıl arayla daha efsane ikinci albümü geldi. Benim için Burial’ın müziği, tren ve rayların ihtiraslı aşkıydı. Klik klik klak. Thom Yorke’un The Eraser’ı da bu dev dalgadan olabildiğince etkilenerek yaptığını düşünüyorum, ki en iyi parçalarından “And It Rained All Night”ın tamamen bir Burial parçası olması için yapılmaya çalışıldığını ilk dinleyişte anlamak mümkün. Nitekim, daha sonra yayınlanacak olan The Eraser: Remixes’ta bu şarkının olağanüstü remiksini Burial’ın yapması tesadüf değildir. Aslında nasıl olması gerektiğini Bilal’e anlatır gibi, “top benim” der gibi bir remiks. Thom’un yeni bireysel arayışına bu adam ilham verdi: Disiplin içinde bir kaos. 2006-2007’de yayınladığı iki efsane albüm ile Thom Yorke’a, parça içinde tahmin ettiğinden çok daha uzun süre duraksayabileceğini öğreten adam olarak, sonraki Radiohead müziğini etkilemiş bir deha olarak kayıtlara geçilsin. O kadar aşırı iyi 2 albüm yaptı ki, kendi bünyesi bile bunu kaldıramayıp tükendi. Son yıllardaki çalışmalarının vasat olduğunu kabul etmek onun dehasına gölge düşürmeyecektir.

The Eraser beni de bir süre sonra yakaladı. Kimi parçalar daha organik loop’larla yapılmışken, kimisi tam dijital bir kafa. Radiohead’den çok uzak değil ama Radiohead kadar iyi değil. Radiohead’in eksikiliği, albümün laptop’tan çıktığının hissedilmesine neden oluyordu. The Eraser’ın en iyilerinden bir aşk hikayesi Skip Divided’ın demosunu dinlediğinizde, There There ile aynı kökten geldiğini çok net duyabiliyorsunuz. Bir solo albümde harcanmak yerine grubun eline verilseydi belki There There kadar iyi bir şarkı olarak Radiohead marşları arasında yerini alacaktı. Thom Yorke ve elektronik müzik sevenler için bir başyapıt, Radiohead fanatikleri içinse ciddi bir yavanlık taşıdığını düşünüyorum. Ben böyle konuşuyorum ama, dünyanın en önemli gruplarından birinin frontman’inin, beyninin, ilk solo albümü. Sonsuz beğenilmesi çok normal. Tam da bu zamanlarda internet zaten yozlaşmayla pozitif olmanın kaynaştığı bir tencereyi harlıyordu, göte göt demek demode olmaya başlıyordu. Herkesin her şeyi sürekli beğendiği, sonsuz şekilde birbirini övdüğü bir dönemin ilk günleriydi.

Thom’un kendi içine yolculuğunun en önemli kaldırım taşlarından biri olduğu da bir gerçek; sesini çıplak bıraktığı için teşekkür ettiği Godrich, onun egosunu başka bir boyuta taşımasını da sağlamıştı. 4 kişinin daha memnun olacağı bir forma ulaşmakla uğraşmamayı seçmesini, Radiohead’siz de bir şeyler başarabildiğini görmeyi istemesini de bugün daha iyi anlıyorum. İçinden geldiği gibi yaptığı bir şey The Eraser. Dev bas rifleri olan And It Rained All Night ve Harrowdown Hill gibi parçalar için RHCP’tan Flea’yı, Black Swan gibi Beck tarzı parçalar için Beck’in davulcusunu ve tabii ki Godrich’i topladığı Atoms for Peace grubu, Radiohead’den ayrı ikinci albüm macerasının da yancıları olacaktı. Kendi müziğini uygulayabilecek piyasadaki iyi adamları da toplamıştı (kesin beleşe getirmiştir).

Takvimler 2007’nin sonbaharını gösterdiğinde, 3 yılda 3 albüm ile akıl aldıkları için, verdikleri 4 sene ara 10 yıl etkisi yapmıştı. Albümün geldiğini haber verirken yayınladıkları şifreli mesajların ilki “yes we are still alive” anlamındaydı.

Radiohead, bağımsız bir grup olmanın coşkusuyla In Rainbows’u dijital olarak yayınladı. Sülalesi raad olan grubumuz için “pay what you want” dönemi başlamıştı. Download için siteye girdiğinizde boş duran ücret kutusunun üzerine “It’s up to you” yazıyordu, üstelik buna 0 da dahildi. Bu müzik endüstrisine ağır bir darbeydi çünkü EMI’dan kurtuldukları ilk albümü bedavaya yayınlamaları, albümlerin paralı olmasının tek sebebi plak şirketleriymiş gibi sert bir algıya neden olmuştu. Bir Radiohead albümünü legal olarak ücretsiz dinlemek, epey enteresandı 10 sene öncesi için. Ben discbox da satın alacağım için para vermeden indirirken, Jay Z “Helalinden 50$ verdim valla” diyordu. Thom Yorke da kadıncağız dinlesin diye annesinin bilgisayarına para vermeden indirmiş, “Niye verim ki sağ cebimden çıkarıp sol cebime koymak gibi bir şey bu.” demişti. Lilly Allen ise “küstah” olarak nitelendirmişti grubu. “Tabii ki bedava dağıtırlar. Yaptıkları hoş bir şey değil, kendileri gibi milyonlarca sterlini olmayan küçük grupları zor durumda bırakıyorlar.” diyordu. Minnak tipini de düşününce insan önce gülüyor ama Radiohead bile şarkılarını bedava veriyorsa, sana kim niye para ödesin ki? Buradan bakınca gerçekten haklı olabilir. “Yumurtalara ne kadar ödeyeceğinizi siz mi seçiyorsunuz? Müzik için neden farklı olsun?” diyerek dönemin en kayda değer eleştirisini getirmişti. O gün “The Day The Music Industry Died” diye çok yazılıp çizilse de, bugün sektörde pek bir şey değiştirmediğini söylemek yanlış olmaz herhalde. Hak yiyorlar komik paralar veriyorlar diye uzun süre Spotify’a direnen Radiohead de bugün EMI sonrası albümleriyle bile oralarda mevcut zaten. Hatta 9 sene sonra, A Moon Shaped Pool’un ilk önce ve sadece Spotify’da yayınlanması için, sonuca bağlanamasa da uzun süren görüşmeler bile yapacaklardı.

In Rainbows, herhalde yayınlanmadan önce en çok şarkısını duyduğumuz Radiohead albümü olmuştur. Nerdeyse tamamını, değişik isimlerle de olsa konserlerde nabız ölçmek için çaldılar. Alıştıkları düzenin dışına çıkmak için Nigel Godrich ile çalışmaya ara verdikleri, Björk’ten tanış oldukları prodüktör Spike Stent ile yol almayı denedikleri, resmen açıklanmasa da fiilen dağıldıktan sonra yeniden bir araya geldikleri, yeniden gitarlarını çıkardıkları bir dönemde tedirgin olmaları normal sayılabilir. Godrich ile tekrar birleştiklerinde de çalışmalarına OK Computer’da olduğu gibi izole ve konforlu bir malikanede değil, taşrada karavanlarda yaşayarak devam ettiler. Bu sadelik ve Macbook’suzluk, elbette sound’larına da yansıdı. Gökkuşağı gibi, doğanın doğal sonucu oluşmuş bir harikalık.

Radiohead şarkılarını sahnede dinlediğinizde genelde albümdekinden çok farklı yorumladıkları için, daha önceden duyduğumuz bu parçaların albümde ne hale geleceği de merak uyandırıyordu. Bu sefer pek sürprizli olmadı. Hatta sürprizin kendisi bu oldu. Videotape gibi çoğu şarkı gitarlardan arındırılmış olarak daha da sade halleriyle albümde yer aldı.

In Rainbows, Radiohead’in en göreceli albümü. Bunu kabul etmek lazım her şeyden önce. Birileriyle albüm hakkında fikir alışverişinde bulunacaksanız, sık sık “haklısın tabii” kalıbını kullanacağınızı baştan kabul etmeniz gerekiyor. Olumlu eleştirenin de olumsuz eleştirenin de haklılık bulabildiği bir albüm. Bu albüm, grubun çok sıkıntılı günlerinin ardından çıktı. Ed ile Thom’un sahnelere taşan kavgaları, Ed’in ayrı masada yemek yiyecek kadar olaydan kopması, yine elektronik ağırlıklı bir albüm yapmak isteyen Thom’a grup üyelerinin sırt çevirmesi, üretememe paranoyasına düşüp morallerinin göçmesi, Nigel’ı dışlamayı göze alacak kadar sıfırlanma arzusu gibi çok ciddi eşiklerden geçtiler, ki bunlar sadece bizim bilebildiklerimiz. Bir ara evlere bile dağıldılar, ne yapacaklarına karar versinler diye. Yorke, solo albümünü sırf üstündeki stresi atmak için yaptı. Üstünde o “dünyanın muhtemelen en iyi grubu” ağırlığı olmadan kendi sorumluluğunda kendisini bağlayan bir şey olsun, Radiohead markasına bir şey sıçramadan deşarj olabilsin diye. Bu adamlar işlerini çok ciddiye alıyorlar. Ve ilginçtir ki dünyanın en iyi gruplarından birinin elemanlarının mesleği müzisyenlik değil. İçlerinden gelen şey müzisyenlik. Sırf bu nedenlerle Radiohead’in geçmişine baktığımızda In Rainbows’un kötü bir albüm olmadığını söyleyebiliriz. Dinlediğimizde de bildiğimiz müzik (yediğimiz tavuk gibi) kriterlerinde üstün olduğu bir gerçek.

Radiohead’in köklere döndüğü bir albüm bu. Pablo Honey’ye The Bends’e döndüğü değil ama, “köklere döndüğü”. Sound’u sadeleştirdiği, en çiğ haliyle bırakmayı tercih ettiği. In Rainbows’daki parçalar, duyduğumuz parçaların elden geçmiş halleriydi. Sözler anlaşılabilir, politik göndermeler yok, şarkılar olması gerektiği gibi akıyor. Bu çiğlik, Kid A’deki “yapaylık” gibi bir şok etkisi yaratmadı bende. Açılış parçası 15 Step’in, en az bir Airbag gibi, bir Everything In Its Right Place gibi, Packt Like Sardines in a Crushd Tin Box ve hatta 2+2=5 gibi insanı tokatlaması gerekirdi. 15 Step’ten bu etkiyi alan varsa (şarkı iyi/kötü demiyorum), muhtemelen Radiohead dinlemeye In Rainbows ile başlamıştır. Thom bu şarkı için “Bir ritim çalışmamızda tesadüfen bulduk” demişti. Sırf buldukları gibi bıraktıkları için değil, Radiohead müziği temelde ritme dayandığı için de önemli bu. Bu albüm ritim açısından çok zayıf, acayip düz ve sıkıcı. Güçsüzleştirilmiş atmosferik efektler olmasa, Thom sustuğunda Radiohead dinlediğini fark edemeyebilir insan. Bağnazlık yaptığım sanılmasın, bu grubu getirdiği yeniliklerle sevdim ama kendine has bir tınısı vardı Radiohead’in, bu albümde o pek yok. Alışkın olduğumuz gibi Thom’un yönetiminde müzik icat eden Radiohead yerine, Thom’un egosunun tekrar gruba karıştığı, sadeliği aradığı, herkesin istediğini yapıp ortak noktalarda buluştuğu, grup ruhuna sahip çok iyi bir albüm. Radiohead’in üst düzey kalitedeki “Alternatif Rock” albümü. O öngörülemezlik bu albümde yok. Videotape’ten ikinci bir Everything In Its Right Place çıkarmamış olduklarına üzülüyorum sadece. Loop’taki piyano melodisi altına sel olmuş bir ritim ve finali yapan naif davullar. Bu kadar saçma sapan güzellikte bir şarkı olabilir mi? Biz ölümlüler için mükemmel, Radiohead için “sade” bu hali yerine eskisi gibi üzerinde çalışsalardı kim bilir nereye varırdı iş, düşünmeden edemiyorum. Bu noktada içimde hep “daha iyi olabilirdi” hissi yaşatan bir albüm olarak kalacak. Yoksa gelmiş geçmiş en muazzam rock parçalarından biri olduğunu düşündüğüm Bodysnatchers’a kim tek bir eleştiri getirebilir, tek seferde kaydedilmiş bu şarkıyı cover’lamaya hangi grubun kapasitesi yeter? All I Need’in, Nude’ün, Jigsaw’un kötü olduğunu kim söyleyebilir? Çoğunuzun favori Radiohead parçaları bunlar. Bir tek House of Cards’ı gömebilirim gerçi, hayatımda dinlediğim en bayık Radiohead parçası. Disk 2 de bonus değilmiş gibi güzel; Down Is The New Up, Go Slowly, Up On The Ladder harika işler. Bir Last Flowers var ki insanın göğsüne oturan piyanosu ile olağanüstü güzel. Yine de işte, istediğim travmayı yaşayamadığım, yenilikleriyle tatmin olamadığım bir albüm bu. İçinde güzel güzel gezdiğim fakat kaybolmadığım bir diyar. Sözleri ayrı, müziği ayrı, Thom’un yorumu ayrı güzel Reckoner bile, Radiohead çıtası için klişe kaçıyor. “Ama harika bir parça?” desen katılırım, öyle çünkü.

Radiohead tarihindeki asıl kırılmayı da ben bu yüzden burası olarak görüyorum. In Rainbows’tan önceki Radiohead ve sonraki Radiohead. Radiohead’i In Rainbows ile tanıyıp sevenler ve önceden sevenler. Bu albümden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Şarkılar üstüne tartışır, seçmek zorunda kalır bir ortam oldu. Konsept deryası albümlerden sonra bu konseptsizlik de bir miktar bunları körüklemiş olabilir. Belki de benim rahatsız olduğum, Radiohead’in halka inmesi olabilir. Aşağıdan izlemekten daha çok keyif alıyorum sanırım. Yukarıda olmalarından, kolay anlayamamamdan, ufkumu açmalarından, hep önde olmalarından, içimdeki yeni boşluklar dahil bir şeyler keşfetmemi sağlamalarından, incitmeden aşağılamalarından mutluydum. Bu albümde bunu yaşayamadım; rahatça dinleyebildim, kavrayabildim. En başında dedim ya göreceli ve herkes haklı diye; bu dönem grubun en interaktif olduğu, en çok materyal ürettiği, en “samimi” olduğu dönem aynı zamanda. From the Basement kayıtları, Noel hediyesi olarak filme aldıkları Scotch Mist ve bilgisayar başında canlı canlı izlediğimiz Thumbs Down webcast’leri ile onlara temas edebildik. Çağının en önemli popüler müzik insanlarını değil kendi aralarındaki naif yüzlerini görebildik. Radiohead’e doyduk.

Radiohead’in “saçmaladığı” yıla, yere geldik: 2011 ve The King of Limbs. Bilgisayarı organikleştirmeye çalıştıkları, Jonny’nin sampling için yazılım kodladığı (12 yaşında bırakmamış demek), In Rainbows’ta tutturdukları vasat ritmin bütün intikamını bir çırpıda almaya kalktıkları, Thom’un Stanley Downwood ile birlikte hazırladıkları gazeteyi sokak ortasında dağıtarak promosyonunu yaptığı bir albüm TKOL.

2010’da Massive Attack, Heligoland gibi olağanüstü bir albüm ile aklımızı başımızdan almıştı. Girl I Love You bir Radiohead şarkısı olmadığı için hâlâ kıskanıyorum, bu çizgiye kaymış olsalardı epey tatmin olurdum. Onlar da dinlemişlerdir, bu albüme bayılmışlardır, gaza gelip coşmuşlardır diye hayalden hayale koştuğum günler… In Rainbows gibi değil, delik deşik edecek yeni keşiflerle gelecekler diye bekliyorum. Lotus Flower geldi sonra. Thom’un tek kişilik gösteri klibini, o gün internet kullanan herkes izledi sanırım. Ofisteydim, öğle yemeğine çıkacağımız sıralarda yayınlandı diye hatırlıyorum, aklımı yiyerek doydum. Thom’un çok tatlı yaşlanması ve deliliğini tekrar görmek mutluluktan öldürdü beni. Aklıma direkt In Rainbows’u neden sevmediğim geldi, çünkü Lotus Flower’ı ilk dinlediğim anda damarlarımda dolaşmaya başladığını hissettim. 8 senedir hasret olduğum o duyguyu tekrar iliklerimde hissetmek paha biçilemezdi. In Rainbows’tan beklediğim de bu hissi yaşatmasıydı. Ladies and Gentlemen, Radiohead.

Radiohead’in aslında deli ritimler üzerine inşa edilmiş bir grup olduğu kanaatim de bu dönemde kayıtlar ve konserler için gruba Portishead’den Clive Deamer’ın ikinci davulcu olarak eklenmesiyle somutlaştı. Bu seçimi ikinci davulcu da kel olsun kafa karıştırsın diye mi yaptılar bilmiyorum. Radiohead, enstrümanları dijitalleştirirken sevildiği kadar eleştirildi de. Bu sefer ikinci davulcu ile elektronik davulları organikleştirmeye gittiler. Phil Selway her zamanki gibi çalarken, ikinci davulcu Macbook Pro gibi çaldı. Organik loop’lar kullanmaya çalıştılar.

Bloom ile açılan albüm yine kendi hakkında fikri veriyor ve yine klik klik klak ritmiyle başlıyor. Ritim açısından hakikaten doyurucu. Bu albümde, hiç olmadığı kadar minimalist Radiohead. Morning Mr. Magpie gibi birçok rock parçası In Rainbows için yazılmış fakat albümde yer almamış, geçirdiği anlamsız evrim ile TKOL’e nasip olmuştu. Kulaklıkla dinlendiğinde şarkıların küçük küçük nasıl bir kalitede işlendiğini daha iyi duyuyorsunuz. Yine de kötü anlamda “weird” olmaktan kaçamıyor. Radiohead dinliyorsun çünkü, bazı beklentilerin yüksek olması kadar doğal bir şey yok. Albümün geri kalanı Lotus Flower ve Little By Little gibi olsaydı, efsane bir Radiohead albümü olabilirdi. İlk görüşte aşk albümü bu; tanıdıkça ayrılmayı düşünmeye başlıyorsun ama yakaladığın ten uyumundan da öylece vazgeçemiyorsun. Radiohead’in altın çağının bittiği burada renk veriyor: Albümde sevebileceğin şarkı aramaya çalışıyorsun. En deneysel değil ama denemesel Radiohead albümü denebilir buna, denemişler bildiğin. Beğenilecek bir albüm değil. Albüm seni beğenir isterse. Keşke konsepte uymadığı için albüme dahil etmemek yerine albümü The Butcher’a uydursalardı. O albümde Lotus Flower yine olabilirdi. Packt Like Sardines In a Crushed Tin Box ile The Butcher’ın girişleri arasındaki fark, Radiohead’in ritim ve sound anlayışının 10 yıllık değişimini çok iyi özetliyor:

 

Thom Yorke 2013’te, 7 yıl önce The Eraser performansları için topladığı Atoms for Peace ekibinin adıyla AMOK albümünü yayınladı. Albümü Nigel Godrich ile birlikte hazırlamış -çoğu da laptop’tan çıkmış- olsa da teknik olarak ilk defa başka bir grubun parçası oldu. Bu adamı her şeye rağmen niye sevdiğimi hatırlatan Ingenue’ya, Lotus Flower’ın yönetmeni ve koreografıyla ömürlük bir klip çekti.

Default ve Judge, Jury and Executioner albümden çıkan diğer kayda değer parçalar oldu. 2014’te Thom Yorke ve Phil Selway ikinci solo albümlerini yayınladılar. Thom’un albümü Tomorrow’s Modern Boxes, The Eraser’ın çeyreği kadar ses getirmedi, ki sanırım kendisi de o kadar iddialı değildi zaten. Bu yazıyı okuyan çoğu kişi böyle bir albüm olduğunu bile bilmiyor olabilir. Truth Ray için bakılabilir; durup dururken aklıma geliyor, dinliyorum hâlâ.

Küresel ısınma buzulların tamamını erittikten sonra dünyanın alacağı hale geldik, 2016 ve A Moon Shaped Pool. Bir çırpıda sildiler sosyal medya hesaplarından paylaştıkları içerikleri. Bu kararı, ajanslarıyla uzun toplantılar sonucunda almadıklarını, derin stratejiler geliştirmediklerini tahmin etmek zor değil. Var olanı yok ederek bir içerik ürettiler. Yoktan var ettiler. Hiçlikten geldiler ve/veya bizi oraya davet ettiler. Radiohead bir müzik grubu olduğu kadar, bir iletişim şekli olduğunu hatırlattı. A Moon Shaped Pool ile beyaz bir sayfa mı açmak istedi, yoksa her şeyi unutturup hatırlanmak istediği son hale mi indirgedi kendini, bilinmez; bunu zaman gösterecek. Benim heyecanım “çok karanlık” bulunduğu gerekçesiyle kabul edilmeyen ve boşa gitmesin diyerek yayınladıkları James Bond parçası “Spectre” ile başlamıştı. Albümün tamamının böyle, ağır Jonny Greenwood etkisi altında olması beni çok çok mutlu ederdi. Öyle bir Radiohead’in zamanı gelmişti.

Thom Yorke o kadar çok beste yapmış ki bir dönem, bu albümde yer alan birçok şarkının da ya ilkel hallerini, ya pasajlarını ya da tamamını, 2000’lerin başından bu yana konserlerde dinlemiştik. Burn The Witch, Identikit, Ful Stop, Present Tense, The Numbers, Desert Island Disk, hatta True Love Waits bunlardan benim bildiklerim.

Bu albümü güzel kılan şeylerden biri; Thom Yorke’un bestelerini, grubun diğer üyelerinin yorumuna cömertçe açtığının hissedilmesi. Grubun OK Computer’dan bu yana en çok birlik olduğu albüm bu gibi. Thom Yorke’un domine etmediği, meydan okumadığı, grubun kalanıyla paylaştığı bir albüm. Bu yönüyle olgunluk dönemi meyvesinden çok, bir uzlaşı dönemi eseri olarak görüyorum; ikisi aynı anlama gelmiyorsa tabii. Yorke’un haklı egosunun, bu zamana kadar grup üyelerinin birçok kez birbirinden uzaklaşmasına neden olan yegane şey olduğuna inananlardanım. Bu albümde onların da nasıl müzik yapmak istediğine kulak verdiğini, saygı duyduğunu hissediyorum. Jonny Greenwood’un kibarca “çalışma metodumuzu değiştirdik” dediği de aslında bu olsa gerek. Vokal tarzından bile okunabiliyor.

“Ben bir Jonny Greenwood işçiliğiyim” diye bağıran ilk single Burn The Witch’i dinleyince, değişik bir durumla karşılaşacağımızı anladım. Thom Yorke’un 10 yıl önce konserlerde gitarla tadımlık çaldığı ve tamamını hiç dinleyemediğimiz bu eserin üstünden Jonny, karakterini ince ince işlemiş yaylılarla. Albümün geri kalanına dair en büyük merakım, Greenwood kardeşlerin küçüğünün, bunu albümün tamamında yapıp yapmadığı oldu. Klibin, There There’in klibini hazırlayan ekipten çıkması da hissi heyecanımı arttırdı. Chris Martin dinleyince eminim ki yine hayıflanmıştır, bari dağılmadan bunu biz yapmış olsaydık diye.

Kısa süre sonra Daydreaming yayınlanınca, tam anlamıyla peynir yanındaki karpuz gibi aklımı yedim. Radiohead’in amatör eğlendirmediğini, inanılmaz bir geri dönüş yaptığını düşündüm. Bütün Radiohead eşsizliklerini barındıran bir başyapıt olarak, en azından benim Radiohead Top 10 listeme girer. Last Flowers’tan beri bu damarı tutturamamışlardı. Thom’un yorgun vokali, önce damlayan sonra su gibi akan piyanolar, gitarla yapılan tuhaf hareketler, sarsmadan değişen vitesler, yaylıların yaptıkları, inanılmaz bir ahenk. Thom’un naanana naanana mırıldanmaları yerine Jonny, şarkının finaline öyle olgun bir yaylı partisyonu yazmış ki, şarkı ilk 5 dakikası boyunca bu an için yaşlanıyor resmen. Daydreaming ile albümden tatmin oldum, geri kalan her şey yeterince tat vermeyecek olsa bile albümü omuzladığını hissettim. Uzun zaman sonra bir Radiohead şarkısı bende çarmıha gerilme isteği uyandırdı. 16 senedir yaptıkları Everything In Its Right Place’e en yakın şey bu. Bir susuzluğu dindirdi. Bir türlü yeterli şekilde dinleyebildiğimi hissedemiyorum. Albümdeki yepyeni olduğu kesin olan tek parça olarak, 2 çocuğunun annesi Rachel Owen ile olan 23 yıllık birlikteliklerini sonlandırdıktan sonra yapmış olması kuvvetle muhtemel. Şarkının sonundaki homurdanmayı reverse edince “half of my life” diyor. Ayrıldıklarında Thom 46 yaşında. Klipte 23 kapı açıyor. 23 senesini anıları arasında dolaşıyor. Muhtemelen her mekanda, her mimiğinde ikisinin bir hikayesi var. İnsanın gidip teselli edesi geliyor. Rachel’ın işi daha zor; kendi halinde bir akademisyensin ve Radiohead sana şarkı yapıyor? Albümden yaklaşık 6 ay sonra kanserden vefat etti Rachel Owens. Bütün hayatını kendisine ait olmayan bir ağırlık altında gözlerden uzak yaşadı, çocuklarını ve kendini nasıl başardıysa objektiflerden kaçırdı, belki de internetten gizli gizli Thom’un genç ve güzel yeni kız arkadaşlarıyla olan fotoğraflarına bakıp üzüldü. Thom bu muazzam şarkıyı O içinde yaşamaya devam etsin diye yapmış olabilir, mekanı cennet.

Pazar akşamı yayınlanacağı duyurulan albüme dair beklentim başka Daydreaming’ler barındırıp barındırmadığı haline geldi. Yani albüm ne kadar “Radioheadish” ya da “In Rainbows” çıkacak, merak etmeye başladım. Bu yüzden yayınlandığı anda ilk iki şarkıyı pas geçip, daha önce dinlemediğimiz Decks Dark’tan başladım. Bugün hangi grubun albümünde olursa olsun, kayıtsız kalamayacağınız güzellikte bir parça. Radiohead yapınca muazzam bir iş çıkmış ortaya. Su gibi akıyor gerçekten. Kusursuz ötesi. OK Computer bugün yayınlansaydı bu ikisi gibi parçalardan oluşurdu.

Ful Stop, Radiohead’in 4 sene önce konserlerde çaldığı halinden çok farklı değil. Girdap karakterindeki Radiohead şarkılarından, tuzağına düşerseniz kurtulmanız zaman alıyor. Bu albümün Faust Arp’ı ise Glass Eyes olmuş. Identikit’in yine 2012’de görücüye çıkardıkları versiyonunu tekrar tekrar işlemiş, en iyi haline getirmişler. Birçok kişiyi, adı Idioteque’i çağrıştırdığı için heyecanlandırmış olsa da Id’lerinden başka bir ortak yanları yok. Tinker Tailor Soldier Sailor Rich Man Poor Man Beggar Man Thief. İsminin absürtlüğü de beni destekler gibi görünse de, o dönemden bir b-side mı bilmiyorum ama beni Amnesiac’a alıp götürdü. Ardından You And Whose Army dinleme ihtiyacı duydum. Kesinlikle albümün favorilerinden biri. Henüz yanına yaklaşılamamış o isli sound’u ne kadar özlediğimi fark ettim. En büyük sürpriz ise, True Love Waits. Benim -hâlâ- en sevdiğim versiyonu, konserlerde Everything In Its Right Place’e intro olarak kullandıkları, Jonny Greenwood’un Kaoss Pad’i elinden düşürmediği dönemde yaptıkları yorumlar.

Üstünden atladığımı ya da hızlıca geçtiğimi fark ettiğiniz Desert Island Disk, The Numbers, Present Tense, Glass Eyes, True Love Waits, albümün çıta altında kalan parçaları benim için. A Moon Shaped Pool, aslında 6 şarkılık bir albüm ve bunlar da bonus diskteki şarkılar olarak düşünüyorum.

Bu albüme, “Hail to the Thief’ten beri özlediğimiz Radiohead’in dönüşü” demek mümkün. Tamamen farklı sound’lar olsalar da, Radiohead ruhunu en son orada içimize çekmiştik. Dediğim gibi In Rainbows da gayet başarılı bir albümdü, çok iyi şarkılar vardı. “Başka” bir şey değildi. “Elektronik olmayan bir albüm istediniz, biz de verdik” kadar netti. The King of Limbs ise Lotus Flower’ın tek başına kurtaramayacağı bir albüm. A Moon Shaped Pool ile orta yolu bulma konusunda Radiohead iyi bir iş ortaya çıkarmış. Yeterince Radioheadish, yeterince kolay dinlenebilir. Yine politik, yine ince bir sızı. Orta şekerli kahvenin telvesini tutturmuş. Daha iyisi olabilir miydi? Söz konusu Radiohead ise bu her zaman var olan bir ihtimal. O yüzden bunu düşünmek yerine onların sunmayı tercih ettiklerini almak, kabul etmek, anlamaya çalışmak daha keyifli. Yıllar bana bunu öğretti…..

Radiohead’i kendi haline bırakınca uçuyor, ben bu kanatları seviyorum. Tartışmanın hiçbir zaman electronica, art rock ya da akustik sound olduğunu düşünmedim. Bu yüzden de albümler üzerine tartışmayı sevmiyorum, çünkü aynı şeyden bahsetmiyor oluyoruz. Radiohead ne yaparsa yapsın, müzikal anlamda üst düzeyde tutmayı başarabiliyor zaten. Ruhunuzu alıp bilmediğiniz diyarlara tekinsiz yollardan götürecek şarkılar yapmak Radiohead’i Radiohead yapan. Ağaç gibi yaşayan şarkılar yapmak, dinlerken kavuğunda yaşamak. Bu albümde de bunu layıkıyla yapan parçalar var. Hangimiz Daydreaming’e “bunu dinlemeyi hak ettim ben” diyebilir? Teşekkür etmek lazım dünyanın en normal şeyiymiş gibi Youtube’a yükledikleri için.

A Moon Shaped Pool’un, diğer Radiohead albümlerinden en büyük farkı ise, bu sefer duvara değil göğe bakarak dinleme isteği uyandırması.

Bugün bile Daydreaming, Decks Dark gibi parçalar yapabiliyor olmaları, geleceğe umutla bakmaya ve dağılmamaları için adak adamaya yeterli. İlk albümün 23. yılında bu çapta güncel iş çıkarabilmek, müzik tarihinde hiçbir gruba nasip olmuş değil. Karamsar olduğum tek konu, Radiohead’in gittikçe aklı başında bir grup halini alması. Hayatımın geri kalanında onlardan bir The National Anthem daha çıkmayacağını düşünmek, beni içten içe üzüyor. Deli Radiohead’i özlüyorum. Sonra aklıma, hayatın çoğunlukla acıyla dolu bir süreç olduğu geliyor. Rachel’sız kalmak, Daydreaming’e neden olduysa, daha çekilecek çok acı olduğunu bilmek beni umutlandırıyor. Bütün bu laf kalabalığı arkasında basit bir gerçek var çünkü: Radiohead’in müziğindeki eksen kayışının temel sebebinin, Thom Yorke’un eskisi kadar mutsuz bir insan olmadığı gerçeği. Düşününce, yeni bir Everything In Its Right Place vakasını bünyem kaldırabilir mi emin değilim, belki hepimiz için hayırlı olan da budur 🤔

Kendisi diyor, “I stay to the end and watch the car crashes happen. But I’m not the car crasher anymore.”

“Biz de mutsuz olalım?” gibi Behzat Çeğimsi bir damar tutturmak yerine; onlarca başyapıtla yetinemeyecek kadar şımarttıkları için teşekkür edip, o ölümsüz parçalarla yaşlanmanın zamanı gelmiş olabilir.

Yazar hakkında

Emre A

Düşünmekten, duymaktan ve söylemekten keyif alıyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Çalıp çırpmalık bir şey yok ama yine de araklayan göttür tabii ki © 2015 - bikbik.org@gmail.com