Aklın Vebası: İnsanlaştırmak

1931 yılında Winthrop Kellogg adında hayvan davranışları üzerine yıllarını vermiş manyak bir doktor; “Bir maymun bebeği ile bir insan bebeğini birlikte büyüterek davranışlarının karşılıklı olarak değişiminin deneyini yapacağım” dediği “Humanizing The Ape” makalesiyle Yale’den fon almayı başarıyor. Ailesini toplayıp, 1 yaşındaki şempanze bebeği Gua’nın yanına taşınıyor. O’nu 10 aylık oğlu Donald’la birlikte yetiştirmeye başlıyor. Aslında oğlunu (bir insan yavrusunu) şempanze koşullarına sokması hem etik hem hukuki olarak kabul edilemeyeceği için şempanzeyi insan koşullarına almayı seçiyor. Makalenin hakkını vererek insanlaştırmanın nasıl bir musibet olduğunu anlattı bile ama deneyin devamı da oldukça ilginç.

Eşini nasıl ikna etmiş derseniz; çalışmayı birlikte yapıyorlar, o da bir bilim insanı.

gua-test

Gua’ya, giyiminden masada yemek yemesine kadar Donald gibi davranılıyor. Donald’a göre her şeyi çok hızlı öğreniyor. Gündelik hayata inanılmaz hızlı adapte olup rutinlerini yerine getiriyor. Gel gör ki Gua, Dr. Kellogg’un canını çok sıkıyor çünkü asla insan gibi konuşmaya çabalamıyor. Bugün bilindiği gibi şempanzelerin beyinlerinin insan dili konuşabilecek kısımlarının evrimleşmediğini bilse bile eminim ki doktor yine sıkıntı yapardı. Gua da imkanı olsaydı sular seller gibi konuşmaya başlardı. Deneyde 10. aya gelindiğinde Gua gerçek bir pirenses olarak insanları kokularından ve giysilerinden ayırt edebiliyor, basit komutları anlayıp yerine getirebiliyor. Donald ise aynı Donald değil. Acıktığı zaman Gua’nın yemek seslerini, kızdığı zaman Gua’nın kızgınlık seslerini, uykusu geldiği zaman Gua’nın huysuzluk seslerini taklit etmeye başlıyor. Gua dile gelmemişti ama Donald, Gua gibi konuşmaya başlamıştı. Bunun üzerine Dr. Kellogg panik oluyor ve hafif çark ederek deneyi planlanandan 4 yıl önce sonlandırıyor. “Gua, insan yavrusu gibi davranıldığı için insan gibi davranmaya başladı. Fizyolojisi ve beyni bir yerden sonra buna engel olmaya başladı. Amaç da bunu göstermekti.” diyor. Aslında Dr. Kellogg’un amaçlamadan ispat ettiği bir diğer önemli şey, insan beyninin de, yani insanın da insanlar tarafından insanlaştırıldığı. Gua’yı insanlaştırayım derken Donald’ın maymunlaşmasından korkuyor.

650_1200

Dünya-dışı oluşumlara dair en temel merakımızın “dost mu düşman mı” olduğunu düşünürsek, insanlaştırmanın vardığı noktayı trajik bulmama hak vermeye başlayacaksınız. Dost ne, düşman ne? Uzaylı dediğimiz bu arkadaşlarla nasıl iletişim kuracağımıza kafa yoruyoruz. Peki iletişim kurduklarını kim söylüyor? Hadi kuruyorlar diyelim, bizimle niye iletişime geçmeleri gerekiyor? Niye hep çoğul olduklarını (yani bizler gibi bir şekilde ürediklerini?) düşünüyoruz; belki bir gezegende 1 adet oluşum var? Belki gezegende iz bulamamamızın sebebi oluşur oluşmaz uzaya açılmaları; neden gezegende barınmak zorunda olduklarını düşünüyoruz? Neden organik yaşam olduğunu düşünüyoruz hep, bizim gibi bir başlangıçları ve bir sonları olsun diye mi? Neden ileri teknolojiye sahip olduklarını düşünüyoruz, belki hiç teknoloji geliştirmeye gerek duymadılar? Belki bizim aksimize gezegenlerinden ayrılmayı gerekli görmüyorlar, hatta bunun gerekliliğini tartacak “gereklilik” kavramına sahip bir zihinleri, beyin benzeri bir mekanizmaları yok? Belki bizim farkımızdalar ve fakat umurlarında değiliz? Bunların hepsinin en kocamanı, neden bir “medeniyet” olduklarını düşünüyoruz? Bunların tamamı insanların yarattığı kavramlar. Ya bilim insanlarının elinde gerçekten bu özelliklere uyan uzaylılar var ve kaynağını bulmaya çalışıyorlar, ya da insanlaştırmanın geldiği nokta özgür düşünmeyi tamamen sınırlamış durumda.

Mesela bu konuda benim en aklıma yatan tez; uzaylı dediğimiz formların evrendeki her şey gibi simetrik bir gelişim izleyeceği. Boyutu ve şekli, gezegenin kütle çekimi, yoğunluğu ve enerji kaynağına göre belirleniyor; kalın bir atmosferde yatay, ince bir atmosferde dikey bir “yaratık” oluyor. İnsanoğlu gibi yiyecek peşinde koşması ya da bitkiler gibi fotosentez yapması beklenemeyeceğinden dikey evrimleşen ve yürüyen bir yaratık zaten olamıyor. Bu yaratıklar bizim için hiçbir şeye benzemiyorlar çünkü evrenin %95’i gibi bizim için görünemez oluyorlar. Son derece mantıklı olmasına rağmen inatla tatmin etmiyor değil mi? Sorun insana hiç benzememesinde, hiç oturup sohbet edemeyecek olmamızda; her şeyi insancıllaştırmayı benimsediğimiz için dünya-benzeri gezegenlerin peşindeyiz.

İnsan zekası muazzam bir hamur olarak doğuyor. Uzaylı deyince o yüzden aklımıza bu kelime karşılığında kaydettiğimiz ilk fotoğraf geliyor 👽 Sürüngen görünce irkilmek gibi şeyler dışında her seferinde her insan her şeyi sıfırdan öğreniyor. Öğrendiğimiz her şey, bir noktada daha önce insanlaştırılmış kalıplardan ibaret bir hal almış. İnsanoğlu, 2.5 milyon yıllık çilesinin ardından “Bu iş böyle olmayacak genlerle aktarılacak gibi değil aq” deyip basit dilden gelişmiş dile geçtiğinde, evrim de inanılmaz ivme kazanmış. Tecrübelerimizi sonraki nesle aktarabilmişiz. Bilgi dolaşıma girmiş. Bu belki de insanın, bir maymuna nasıl insan olması gerektiğini anlatmasından başka bir şey değildi. Sıkıntının, aynı kaynaktan yayılmasına rağmen bilginin kulaktan kulağa oyunundaki gibi son adama varana kadar bambaşka bir hal aldığı hale geldiğinde başladığını düşünüyorum. Bu son adamlar tarafından fark edildiğinde, fikirler çeşitlenmeye başlamış olmalı ve aynı sürecin tekrar tekrar kaçınılmazlığı. Bilinç bir üst basamağa çıktıkça referansı hep maymundan geldiğini yadsımış ve çarpık doğruları olan bir insan olmuş. Medeniyetimiz, “Altında kaya var burası çok sağlam” denilen bir araziye deniz kumundan temel atılmış bir apartman gibi yükseliyor. Veganizm, bütün insanlığın su içmek kadar doğal benimsemesi gereken bir felsefe iken, tanrı denilen bir omnipotent varlığa inanıp değişik vücut figürleriyle onunla konuşmak için beton yapılar inşa eden ve o insanlara tanrı diye bir şey olmadığını anlatmakla uğraşan insanlarca dalga konusu edilip entelektüel bir seviyede kalabiliyor. Doğru bildiğimiz yanlışları nesilden nesle aktarıyoruz artık. İnternetteki bilgi kirliliğinin kozmik boyutta komik kalacağı bir bilgi kirliliğinden ibaret bütün medeniyetimiz.

Bilgisayarlar insana benzeyen makineler olarak geliştirildi. Bugün o bilgisayarları “potansiyelinin tamamını kullanabilen ve hata yapmayan insan zekası” formuna sokmak için yapay zeka yaratmaya çalışıyoruz. Sanayi devrimi gibi, insanlığın bir kısmını ileri götürecek ama büyük çoğunluğuna daha az ihtiyaç duyulacak bir teknoloji devrimi geliyor. Eskiden insanların el emeği ortaya çıkardığı işçiliği artık makineler, basit bir insan yardımıyla daha verimli olarak yapmaya başlamış. Bugün plazalardan taşan insanlar da bunlardan hiç farklı değil; en yaratıcı işi yaptığını sananımız bile her gün klavyede birkaç bin tuşa basarak kendisine çizilmiş çerçeveyi doldurmaya çalışıyor. Önümüzdeki 20 yıl içinde bu insanların en az yarısına gerek kalmayacak. 3 milyon yıl hayatta kalmayı başaramamışız gibi, teknoloji adındaki bir araç ile insanlaştırmaya devam ediyoruz. Skynet’e muhtaç olmadan kendi kuyumuzu kazıyor olmamız mümkün.

(29 ağustos 1997 skynet’in sızma birimi olmayan terminatörleri de insan gibi verimsiz bir tasarımda yaratması rezaleti)

dojgq

Hayranlık müessessi inşa edilmiş mesela. İnsan insana hayran olur mu ya? Koskoca bir evren, bir galaksi, bir gezegen ve içinde zavallı insanlar başka zavallı insanların peşinden gitmeye başlamış. Bu düzendeki ne en küçük parça, ne en önemli parça ama olmuş ve olacak her şeyin ortasındaymış gibi düşünmüş insan. Milyarlarca tane bulunan bir şeyin kıymetli olması zaten mantıksızken, diğer trilyonlarca canlı arasından bilinçli olan tek canlı olması nedeniyle her konuda her alanda merkezileştirilmiş. Beyin, bu satırları yazarken kendinden başka bir şeymiş gibi “beyin” diye bahsetmeye başlamış. Her yer yapış yapış insan olmuş. Boşluklara sıkılan çekomastikten bir farkı olmayan dinlerin tanrıları bile insani özelliklerde, insan gibi düşünüyor ve insan gibi yargılara varıyor. Maymunluktan gelen alışkanlıklarla fırsat ve gelir eşitsizliği zalimleri oluşturmuş, onlar da mağdurları. Siyaset ve hukuk ile insanlar insanlara tabi olmuş. İnsan insan ile uğraşmaya, insan insan ile sonsuz bir döngüye girmeye başlamış. İnsan ne ile besleniyorsa onu kusuyor.

fans-in-crowd-screaming

Evde gelincik besleyen bile var zeki olduğu için. Bilin bakalım kim için zeka tek önemli kriter… Hayatımıza bugünkü anlamıyla son 100 yılda girmiş markaları dahi kişi olarak algılıyoruz. Tabii ki bir markanın en büyük derdi de güvenilir ve kaliteli bir insan olarak hatırlanmak. “Şerefsiz Digiturk” diye ettiğin hakarette bile insanlaştırma var. Bir kuruma orospu çocuğu diyebiliyorsun. Sokak hayvanlarıyla kurduğumuz bağ, insani ilişkilerimizdeki kavramları refere ediyor. Kedi kovalayan köpeğe kızabiliyor, onu cezalandırmayı düşünebiliyor, ondan soğuyabiliyoruz. Köpeğe “otur” diye komut öğretiyoruz. Bu pozitif kısmı ha. Kediyi köpeği eşeği insanlaştırıp tecavüz ediyorlar bir de.

Ağaçları şekilli buduyoruz. İnsan şeklinde kurabiyeler yapıyoruz. Algıladığımız her şeye insani özellikler atfediyoruz. Bunların hepsinin köküne kibrit suyu döktüğünü sandığımız internette de durum farklı değil. İnternetin %75’i sosyal medya ve sosyal medya dediğimiz şey interneti insana benzetme çabasından başka bir şey değil. Sosyal medya, insanların kendini başka insanlar ve başka insanların ifadeleri üzerinden tanımladığı bir evren halini aldı. Temel sosyal motivasyonun sana benzeyen insanları bulman. Dünyadaki insanların yarısı birbirine bağlı ve bizim yapmayı seçtiklerimize bir bakın.

idiot-sandwih

Yeryüzünde çok fazla insan olduğu için bu çok fazla çeşitlilik illüzyonu sunabilmek anlamına da geliyor. En tepede toplumları ayrı ayrı ama bir arada tutan birer tanrı kavramı altında Kanye West’ten Ebu Bekir el-Bağdadi’ye kadar hepsi birer küçük tanrı olarak onlar da toplulukları ayrı ayrı ama bir arada tutuyor. Yani o meşhur %1’in hayatını istediği gibi nesilden nesle devam ettirmesi için en sürdürülebilir sistem, en çok alternatif sunabilen insan odaklı bu basit sistem.

h4e2t0x

Kafamdaki düşüncelerin ne kadarının bana ait olduğunu sorgulamaya başladığımdan beri beynimin tamamını silme isteği duyuyorum ama yapılamıyor. Bir şeyleri, olduğu gibi, anlamama ve kavramama hiç fırsat verilmemiş. Bilgi, insan perspektifinden sömürgeleştirilmiş. Bilincim, henüz oluşurken başkaları tarafından insanlaştırılmış ve bana öğretilmiş. Adını koyduğum hiçbir şey yok lan. Tamamen bana ait ve eşi olması mümkün olmayan bir duygu için ürettiğim bir kelime dahi yok. Dünyada eşi benzeri olmayan 2 kişiyiz ve 8 milyar diğer insan gibi buna “aşk” diyoruz. Ahlaki yargılarım benim değil. Yaşamaktan anladığımın ne kadarı benim düşüncelerim bilmiyorum. Tanımlamama hiç fırsat verilmemiş ki. Tanımlamak için sözlükten bir kelime bulmaya kalktığında, o kelimenin sözlükte okuduğun anlamı, ne düşünmen gerektiğin halini alıyor. Sunulan birkaç alternatif arasında seçim yapabiliyorsun ancak, varsa. Anlamaya çalıştığını anlatılmış haliyle kabul etmek zorunda kalıyorsun. Üzüldüğüm şeylerin ne kadarına gerçekten üzüldüğüme bile emin değilim. Bugün buna karşı yapabildiğim tek şey bana yanlış gelen şeylere kapılarımı açmak ama bunu yaparken herhangi bir konuda ortaya sıradan tavır koymaktan da çekinmemek. Beynimizi sarmış bu illetten kurtulmak için yapılabilecek hiçbir şey yok. Bütün beynimizi geride bırakıp sıfırdan başlayamamak, ölene dek sürecek bir azap. Beyin bunların farkına varabilecek olgunluğa eriştiği zaman, çok geç olmuş oluyor çünkü. Ömrümüzü “Ben kimim?” sorusunun peşinde geçiriyoruz. Son birkaç yılda benim için bu soru yerini “Ben neyim?”e bıraktı. Gerçekten ne olduğumu bilmeyi çok isterdim. Koca bir evreni insanlaştırmaya çalıştığımız için kendi hayatımızı pek önemli sanıyoruz. Bir ormanın tuhaf bir köşesinde açıp üstünden bir böcek bile geçmeden solup giden bir çimen ile eşdeğer olduğunu düşünüyorum varlığımın. Bu da kötü bir şey değil. İyi bir şey de değil. Öyle sik gibi bir şey. Böyle mala davara faydası olmayan çöp bir farkındalık ile rutin bir hayatın içine sıkışmak epey zor oluyor. Allah herkese ağrısız sızısız budist farkındalığı nasip etsin. Gerçi bu sefer de aklınızı acı çekmekten özgürleştiremediğiniz için hepinizin maymun değil akıl hastası olduğunu düşünecektim 😂

Evrimde biz de şempanzeler kadar konuşabildiğimiz bir noktada kalsaydık, dünya kendi gerçek tarihinin en mükemmel dönemlerinden birine denk gelecekti bu yıllarda. Türkiye bile anadolu parslarının koşturduğu güzel bir toprak parçası olacaktı belki. Bugün kabul ettiğimiz yaşam tarzının insanlık tarihinin sadece %0,001’i kadar zamandır var olduğunu düşünürsek, içine düştüğümüz batağı henüz fark etmemiş olma ihtimaliyle birlikte harika işleyen bir sistem olduğu için hiç fark etmeden yok olup gitme ihtimalimiz de mevcut.

Zaten Gua da 1 yıl sonra zatürreden ölmüş.

Yazar hakkında

Emre A

Düşünmekten, duymaktan ve söylemekten keyif alıyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Çalıp çırpmalık bir şey yok ama yine de araklayan göttür tabii ki © 2015 - bikbik.org@gmail.com